21 Temmuz 2006

Sema'nın Mekaniği Üzerine Denemeler - Evrene Açılan Kristal Kapı






Hz. Mevlana "Her hareket bir sır taşır. Acı ve durgun sularla nehrin akan taze suyunu karşılaştır" demiştir.


Merhaba,

Sema yaparken fiziksel olarak birçok değişikliği bir arada yaşıyorum. Burada da 5 elementi hissediyorum: Rüzgâr(hava), yerçekimi(toprak), vücudumun içinde döndükçe hareket eden kan, dışarıya atılan ter ve ağzımın kuruması(su), sıcaklık ve gözlerim açık olduğunda dışarıdan almakta olduğum ışık(ateş), eter(ilahi müzik sayesinde çözülen ve dönüş hareketleriyle etrafa saçılıp yitirilen egom ile ruhumun göğe doğru yaptığı süzülme hareketi).

Sema sırasında yapılan mekanik dönüş hareketetinden dolayı çeşitli yönlere doğru hava akımları ve enerji fırlatılıyor. Bunu o an açıklayamazsınız ve sadece yaşarsınız ancak sonrasında bunun için de bir fırsat olacaktır. Aydınlanmamdan sonraki gün yine bazı olumsuzluklar yaşadım. Gitmeden önce sema yapacağım yegâne müsait zamanda sema salonunun temizliği yapılıyordu. Her ne kadar törenin devamlılığı gereği 2 kişi semalarını sürdürüyor olsalarda ben bu koşullarda temizlik yapanlara yardım etmeyi tercih ederdim. O da bir ibadet ve herşeyin yeri ve zamanı var. Ancak baktım bana gerek kalmamış herkes bir görevin ucundan tutmuş, aşağıya inip Mutlu Baba'nın "Kalden Hale Sözden Öz'e" isimli özlü sözler kitabını okumaya başladım. Bir söz şöyleydi:


"Doğum ve ölüm ruhun bedene girip çıkmasıdır. Kıtlık, bolluk, sefa, cefa da aynı maksattan gelir. Maksat, özü çok daha iyi bilmektir."


Tam dalmışken kızımın içeride yaramazlık yaptığını ve insanları rahatsız ettiğini söylediler. Hemen gidip onu aldım ve arabaya atlayıp otele gittim. O an rahatsız edilmekten dolayı mutsuzdum. Yaşadığı keşiften sonra zihnim dinlenmek istiyordu. Kızımı içeriye kovaladıktan sonra banyo yapmaya karar verdim. Termalde otellere termal suyu veriyorlar ve sıcak bir banyo çok huzur verici oluyor. Banyo yaptıktan sonra suyu boşaltırken aldığı şekil ilgimi çekti. Bir hava borusu suyun içinden havaya kadar temas ediyordu. Tam bir girdap oluşmuştu. Bunun üzerine Sema sırasında oluşan mekaniği düşünmeye başladım. Birden aklıma bir sürü düşünce geldi. Girdaplar, hortumlar, karadelikler, süpernovalar, uçak ve gemi motorları, bermuda şeytan üçgeni, gezegenler ve uydular, galaksiler, vorteksler, kristal kapılar, torus şekli ve hücre bilinci, boyut atlama (değiştirme), Paul Gaugen, ölümden sonra girilen ışık girdabı, tekerlek, lotus çiçeği, kulakta müzikten dolayı oluşan hipnotize edici girdap, seslerin frekansı (Aum, Hu, Allah), spiral, çamaşır makineleri ve otistik çocuklar, hipnoz, düşünmeye devam etseydim daha neler gelirdi akla...

Şimdi kısaca Sema sırasında neler olduğunu hayal edelim (Yazdıklarım tamamen sezgiseldir). Bir girdap oluşturulduğunda manyetik alan da oluşturulur. Madde veya enerji diyelim, kendi ekseni etrafında dönmeye başlarsa çevrelesindeki kozmik materyali bir girdap gibi içine çeker. Bunu suyun içindeki girdapta da görebilirsiniz, fırtına sırasında oluşmuş bir hortumda da. Çekim alanı maddenin pervanesinden (kollarından) oluşturulan girdap boyunca yukarıya doğru bir hortum oluşturur. Bu hortumdan zaten ilahi müzik eşliğindeki (Hû Allah kelimeleri zaten bağlanmak istediğiniz kozmik bilincin adıdır ve frekansları da 77'dir. Sema çalışması da trafik kodu 77 olan depreme şehitler veren aydınlık yüzlü insanların şehri Yalova'da yapılmaktadır.) rezonansa girer ve evrene doğru kendinize bir yol açarsınız ve üst bilinci vücudunuz vasıtası ile yeryüzüne ayaklarınızdan bağlarsınız. Elektriksel (eterik) kozmik bilinç enerjisi bir yıldırım gibi sizden bir paratoner gibi yararlanarak yeryüzüne topraklanır. Kollar pervanelerdir ve ellerin tutuluş tarzından dolayı da enerji kalp çakrasına bir ok gibi iner. O yüzden kalbiniz Hz. Mevlana'nın demiş olduğu gibi akan Ruh ırmağında yıkanmış olur ve temizlenir. Aynı zamanda da eterik enerji gökten sağ avuçtan çekilir, sol avuçtan havaya ve toprağa yönlendirilir. Hem ayaklar enerjiyi topraklıyor hem de tüm beden bir haç işlevi görüyor. Haç ile girdap hareketi yapmak ise sanırım ta eski Mısırlıların zamanından gelen bir gelenek. Detayı için "Yaşam Çiçeğinin Sırrı" kitabına bakabilirsiniz. Ben konuyu burada kısaca açayım: Haçın yukarı kısmı aynı bir kafa gibidir. Şekil tam bir anahtara benzer ve halen Hristiyanlıkta kullanılan papaz erkânının cüppelerinde yer alan bir semboldür. Bu sembol Eski Mısır Kral Mezarlarının duvar ve tavanlarında yer alan hiyerogliflerinde İsis ve Osiris'i çizerlerken ölümsüzlüğün iksiri veya anahtarı olarak çizilmiştir. Bu haç ölümsüzlüğün sırrıdır. Ölümsüzlük ise bedenin değil ruhun ölümsüzlüğüdür, burada anlatılmak istenen ise hafızanın ölümsüzlüğüdür. "Yaşam Çiçeğinin Sırrı"nda Thoth yani eski Hermes'in verdiği bilgidir. Bu bilgi Gizem okullarında işlenmiş ve günümüze kadar kapalı ve sembolik olarak gerek Sema gerekse Tibet'in Gençlik Sırrı ile gelmiştir. Ben çok detaylı bilmiyorum ama eminim ki diğer Mistik Kabala gibi farklı ekollerde de aynı konular vardır.

Evren bir torus (deniz kabuğu şekli gibi içten dışa doğru kıvrımlı) şeklindeki ışığın kendi etrafında dönmesinden yaratılmış ve insan dâhil her cisim bu şekli alarak hücrelere bölünüp varolmaktadır. Ruh da boyutlararası geçişlerini bu şekilden geçerek yapmaktadır. Ölü beden değiştirirken bir ışık tüneline girer; ruh bilinç değiştirirken hipnoza (meditasyon halinde oluşan beyin dalgaları) girer. Bu şekilde daha üst boyutlardan ruh enerjisi maddi âleme indirilir ve deneyimlenmesi sağlanır. Hem ruh maddeyi deneyimler hem de madde ruhu. Günlük hayatımızda bilincin çok açık olmamasının bazı sebepleri vardır. Madde tüm halleriyle (olumlu ve olumsuz) deneyimlenmeli ve sonrasında bu haller Ruhsal enerjiye dönüşmelidir. Ruh kendi başına bulunduğu boyutta deneyimleyemez. Sadece madde boyutuna inmiş biz insanlar deneyimleyebiliriz. İnsanın meleklerden üstünlüğü de bundan ileri gelir. Deneyimleyebilen tek bilinçli varlık insan, en derin acıları, en güzel mutlulukları maddenin tüm hallerinde deneyimler ve sonra Ruh enerjisine dönüştürüp kaynağa, merkeze bilgi olarak yollar. Öncesinde birçok bunalım yaşamış ve bunu daha sonra aynı hayatında veya başka hayatlarında Ruh'u yeniden keşfederek O'na ulaşmış ermişler vardır.

Ermiş dünyada erer. Ekstrem bir örnek vermek gerekirse aklıma Malcom X geliyor. Diğer taraftan Anadolu Tasavvufundan bir başka örnek ise Allah aşkıyla yanıp tutuşan Yunus Emre'dir. O zamanda dergâhlara girmek isteyenler kapıda bekletilir, günlerce nefislerinin direnci ölçülürdü. Yıllarca dervişe ve dergâha faydalı olup çalıştıktan sonra hak edenlere ve hazmedebileceklere sırlar açıklanırdı. Gizli bilgiler eski Mısır'da da sadece belli sınavlardan geçebilenlere mümkündü. Bugün artık sırlar medyumlar, melek kanallıkları ile açıklanıyor. Çünkü kişiler insan bilincinin bilebildiğinin sorumluluğunu üzerlerine almak istemiyor. Belki de bilgileri halka açıklama zamanı geldi ancak normal bir kişi kendi nefsini kotrol etmeyi bilemeden bu bilgiler ile maalesef sapıtıyor. Olay, Allah, kaynak aşkına değil ego aşkına dönüşüyor. Bu da mevcut bir tehlike oluşturuyor. Çünkü kişi artık elindeki bilgi ile sömürebileceğini keşfediyor ve elinin yettiğini sömürmeye başlıyor. Bu da insanoğlunun kendini bilmemesinden, tanımamasından kaynaklanıyor. Saplantılar gelişiyor, uydu kişilikler oluşuyor. Kişiler kendi etraflarında dönüp Ruh'tan nasip almayı öğrenemeden bilinç açan uyuşturuculara, mantarlara, içkiye, sefaate müptela oluyorlar. Oysa Gerçek'in idrakı bağımlılıklardan kurtulunduğu sürece mümkün.

Bu da ruhun bir tür öğrenme şeklidir. Ama acı çekmeye ne gerek var? Bilincini kendi kendine, birine uydu olmadan açabileceğin yollar varken başkalarından ve maddeden neden medet umuyorsun? Maalefef bu bilinçli bir şekilde olmuyor. Ortada bilgi eksiği ve bilinçlenme metodu yanlışlığı var. Önemli olan insanları uyandırmak. Kendi kendine yapabileceklerini bağımlılıkları olmadan da yapabilmelerini sağlamak... Ne güzel olabiliyor oysa. İbadet et, çalış, haram yeme, başkasına bağımlılık geliştirme, Ruh da sana o güzel yüzünü gösterecektir. Bugün çevreme baktığımda ruhsal öğretmen sayısı çok fazla ama kendilerine yardım etmekten acizler. Bu insanların kölesi olacağına kendi idrağını kendin aç. Gitmek isterseniz Sema'yı tavsiye ederim. Halen devam ediyor. Kendi kendine Ol! Meyvalarını da başkalarına yedir. Karman temizlensin. Bir daha da gelme bu dünyaya.

Allah sizi gücünüzü teslim edin diye yaratmadı.


"İlim ilim bilmektir.
Âlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmez sen
Bu nice okumaktır."der Yunus Emre.

20 Temmuz 2006

"O'nu Gördüm!" - Aydınlanmamın Hikayesi





"Acılar insanın sonunda Allah'a kalbini açmasına yararlar." Mehmet Rasim Mutlu



Merhaba,

Birinci haftanın sonunda aydınlanmam gerçekleşti. Buraya yazılabilinecek kadar basit bir olay değil ama anlatmayı deneyeceğim.

Dün sabah geriye kalan son günlerimi dergahta geçirmeye karar vermiştim. Bir gün önce Sevgi ve diğer küçük arkadaşlarını Çınarcık'a denize götürdük (ama yüzmelerine izin vermedim o ayrı). Gitmeden önceki son 2 günün büyük çoğunluğunu kendime ayırmak istedim.

Bir gün önce yine şiddetli olumsuzluklar yaşadım. Önce sabah kahvaltısına gittiğimizde dergahtaki mutfaktaki hanım kendini bilmeden "Siz neden kahvaltı için Dergah'a geliyorsunuz, otelde kahvaltı vermiyorlar mı?" diye sordu. Ben önce safça bir yanıt verdim ama sonra da hemen savunmaya geçtim. Ben buraya her gün gıda getiriyorum yanımda diye. Aslında o an ağzından öyle çıktı, kötü bir insan değildir. Onlara ilk geldiğim gün stres yönetimi ve yoga dersi vermiştim bu tip bir davranış da beklemiyordum. Aslında Rahmi Bey, otel parasından kahvaltı parasını çıkarttırmıştı çünkü hepimizin birlikte sofra kurup yememiz çok güzel bir deneyimdi.

Sonra akşam otele gidince otel fiyatı birden iki misline çıkıverdi. Gerekeni yaptım ancak tadım kaçmıştı. Sonra hatalarını düzelttiler. Ama ben yine gece pek düzgün uyuyamadım. Bu yaşadığım olumsuzlukların hayatımızı nasıl etkilediği konusunda düşünceye daldım. Sevgi ve ilgi verdiğim herkes bana tokat atıyordu. Bugün ise farklı bir gün başladı. Sabah Dergah'a geldiğimde bir arkadaşım bana Sevgi ile ilgilenebileceğini, bu sayede rahat rahat Sema yapabileceğimi söyledi. Çok sevindim. Kahvaltıdan sonra yukarı semahaneye çıktım. Bu arada tok karnına yoga yapılmıyor ama Sema yapılabiliniyor. Her Sema'mı yemekten sonra yapmışımdır. Mide bulantısı falan yapmıyor. Mide bulantısı Sema bittiğinde çakralarımız temizlendikleri için oluyor. Çünkü farkındalık yaşıyorsunuz.

Kızımın beni gelip engellemeyeceğini bildiğim için bu konuda korkum olmadı ve yanıma geldiğinde bile gelip bana karışmadı. Daha önce yazmış olduğum Sema Tecrübelerini yeniden yaşadım. Yaklaşık 30 dakika çok güzel geçti. Sonra Sevgi yine tuvaleti geldiği için yanıma geldi ve onunla ilgilendim. Yani Sema salonunda ibadet, kızımla ibadet ve sonrasında mutfakta çalışarak ibadet. Yemek yapanlara yardım edip bulaşıkları yıkadım, yine ibadet. Burada çalışan kişiler yok. Herkes sırasıyla imece usulu işleri paylaşıyorlar. Arada da gidip vurmalı enstrümanları çalmayı denedim. Birileri yemeğe inerken ben de biraz davul çalımayı deneyimlerim dedim. Ama kızım yanıma gelip de o da deneyimlemek istediğinden yerimi başkasına bırakmam gerekti. Sonrasında öğlen yemeğinde Azize Hanım'ın yapmış olduğu derviş pilavını yeyip Rahmi Bey'in çocuklara almış olduğu çadır ve havuzun açılışından sonra yukarıya çıkıp huzur içinde dönmeye başladım. Çok güzel, tam istediğim gibi özgürce Sema yapmaya başladım. Bir ara kendimi (egodan sıyrılma, meditatif hale geçme şeklinde) kaybettim. Yani o bulunduğum yerde değildim sanki. Tam o sırada yine Sevgi yanıma geldi ve resim yapmak istediğini söyledi. Ben de "Şu an meşgulum, birisinden yardım iste. Bavuldan kağıt ve resimleri al" dedim. Hemen gitti ve bir daha da gelmedi. Çok mutluydum. Hem meditasyondaydım, hem de günlük işlerimi halldedebiliyordum. Sanırım biz anneler çocuklarımız sayesinde çok erken eriyoruz. Sonra çeşit çeşit daha önce yazmış olduğum tecrübelerimdeki gibi fiziksel dönüşlerle başlayan daha sonra biraz daha zihinsel boyuttaki değişimlere girmeme yarayan torus dönme hareketi sayesinde idrağa erdim. Üç senedir öğrenmekte olduğum tüm ruhsal bilgiler idrak olmadan sadece bilgi olarak kalıp gidiyorlardı. Bilgi güzel birşey ama biliş çok ayrı birşey. Biliş durumu insanın kendi gerçeğinde o bilgiyi yaşayarak öğrenmesine sebep oluyor. O yüzden 1 müsibet 1000 nasihatten iyidir demişler.

Aydınlanmam şu şekilde gerçekleşti. Dönerken boynum da aynı belim ve kollarım gibi çeşitli yönlere doğru dönüyordu. "La İlahe İllallah" ve "Allah" seslerine eşlik eden ilahi canlı müziğe ben de eşlik etmeye başlamıştım. Harcadığım enerjiyi oksijenle karşılayabilmek için derin derin nefes almaya ve vermeye başladım. Hızla dönerken artık egonun çözülmeye başladığını hissettim. İçimden "Ver Allahım ver!" demeye başladım. "Ver! ne verirsen ver, razıyım. Şimdiye kadar verdiklerin beni sana yaklaştırdı." Ondan bir süre sonra yukarıya açık olan sağ elime baka kaldım. Halen dönüyordum ancak elim bir şekilde dönen dünyam etrafındaki tek sabit oldu. Ve elim parlamaya ve gözümün önünde belirgin bir şekilde benim tarafımdan incelenmeye başlandı. O el o güzel el, tüm yeteneklerimi gerçekleştirdiğim, ressam, sanatçı eli... Bir an idrak geldi: O oradaydı. O, o elin içindeydi. Zaten bir süredir gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. İyice hıçkırarak ağlamaya başladım. Bir süre dönmeye devam edebildim. Yere kapaklandım. Başımı yere dayayıp hıçkıra hıçkıra ağladım. Çünkü o elde O'nu gördüm. Şimdiye kadar O'nu annemde, babamda, öğretmenlerinde, arkadaşlarımda, sevgililerimde, eşimde, kavınlarımda ve kızımda aramıştım ama bulamamıştım. Hep insanlar bana kötü davranıyorlardı, inancım kaybolmuştu. O'ndan koptuğum bu dünyaya geldiğim günden beri O'nu aradım ama bulacağıma dair inancım kalmamıştı, umutsuzdum ve şimdi O'nunla tekrardan birleşiyordum. Yaşadıklarım, kendime çektiklerim hep onun arayışında tuttu beni ama bugüne kadar O'na varamamıştım. Ruhsal öğretmenler bulup onları izledim ama yine O'nu onlarda bulamadım. Koşulsuz Sevgi'yi hiç kimsede bulamadım. Herkes birşey bekliyordu ve ağzıma bir parmak bal çaldıktan sonra beni üzüyorlardı. Şimdi ilk defa O'nu kendimde gördüm. Elim sayesinde benim bedenimde bulunduğunu fark ettim. O kusurlu, insanlar tarafından beğenilmeyen, hep eksik hissettirilen bir garip Burçak'ta.

İçime ışığı öylesine doldu ki yaşadığım idrak, bilinç, huzur anlatılabilinecek türden değildi. Kendimi tamamlanmış, bütünlenmiş, bir hayat boyu süren arayış sona ermiş olarak buluverdim birden bire. Tüm çektiğim acıların beni O'na götüreceğini bilmeden yol alıp durmuştum. O tüm koşulsuzluğuyla içimdeydi artık. Ağlayarak salondan çıktım. Aşağıya tuvalete koşup kendimi kitledim. Ağlamaya zaman tanıyarak ve yer bırakmak için. Sonrasında çıktığımda bana gelip sarılan arkadaşlarıma dilimin dönebildiği kadarıyla O'nu nasıl bulduğumu anlattım. Herkes benim yaşadıklarımı sevgi ve anlayışla karşılayarak beni bağırlarına bastılar. Onların da ilk gördükleri aydınlanmakta olan kişi ben değildim tabi ki.

Sonrasında ne yapacağımı tam bilmezken bir arkadaş çıktı geldi bana dağa tırmanıp Marmara denizini seyretmemizi teklif etti. Ben de kızımı kucağımda, sırtımda taşıyacağımı bile bile yanıma alıp onunla ormanda dar bir patikadan yürümeye başladık. Yürürken aldığım derin nefeslerde tertemiz çam kokusunu açılan ve yanmakta olan yüreğime çekiyordum. Artık ağaçlardaki meyvaları görebiliyordum.

Sonrasında kızım kucağımda uyuyakaldı. Kaç kilometreyi öyle yürüdüm hiç hesaplamadan, terli göğsüme ve sırtıma vuran rüzgarı umursamayarak ruh bedende, tek ruh olarak yolu yürüdük. Dergah'a döndüğümüzde herkesi sarılarak kucakladım öptüm. Onlar da beni. Sonra bu organizasyonu düzenleyip çocuklarımızla katılabilmemizi sağlayan Rahmi Bey ile Azize Hanım'a teşekkür edip ellerinden öpmek istedim. Yanlarına gidip onlara sarıldım. Rahmi Bey'in elini öpmek istediğimde önce vermedi. Ben zorla alınca o da benim elimi alıp öptü. Mürşitlik böyle bir şey olmalı.

Gezegenlerin etrafında uydular dönüyor, güneşin etrafında ise gezegenler, güneş de galaksimizin etrafında dnüyor. http://www.bulutsu.org . Siz bilgi öğrendiğinizde o bilginin (ya da kişinin) önce uydusu haline geliyorsunuz. Sonra bilginiz deneyime dönüştükçe ışığınız artıyır ve bir gezegene dönüşüyorsunuz. Siz uydulara kendi çevrenizde dönerken bilgi verebilirken halen güneşin etrafında da dönmeye devam ediyorsunuz. Siz ancak daha yüksek bir idraka çıktığınızda Güneş olabileceksiniz. Halen galaksinin ve onun da etrafında döndüğü evrenin merkezinin etrafında döneceğinizden daha alınacak çok yol var demektir. Bunun son durağı da yok. Evren devamlı genişliyor ve siz devamlı kendinizin ve güneşinizin etrafında dönmeye devam edeceksiniz. Mürşitler siz yol gösteren rehberleriniz oluyorlar ama onlara Allah diye tapınmak yerine onlarında aslında sizin gibi bu yolda halen bir yolcu (öğrenci) olduklarını bilmenizde fayda var.

18 Temmuz 2006

Sema Tecrübelerim




"Anne, Tata!" Sevgi Alkanlı, 4 Yaş


İlk günler daha çok "Acaba doğru mu yapıyorum? Acaba dönerken optimum duruş nasıl oluyor?" gibi fiziksel boyuttaki konulara dikkat ederken her gün yapmakta olduğum yaklaşık 40'ar dakikalık pratikler sayesinde (Sevgi ancak bu kadar zaman bir arkadaşıyla oyuna dalıp beni rahat bırakıyordu) daha derine inebilmeye başladım. Gündüz ve geceler boyu hiç durmadan estrüman çalan ve sonrasında dönmeye başlayacak bir arkadaş her ne kadar öncesinde ve sonrasında spor yogası uygulaması yapsa da, sadece semaya katılan ve gece boyunca dinlenmiş bir kişi olarak daha güçlü bir enerjiyle başladığımdan hiç bedensel sıkıntı yaşamadan devamlı ve belli bir hızı koruyarak dönebiliyordum. Aslında ilk seferlerinde dönerken doğal olarak oluşan boynun bir tarafa doğru eğilmesi tam durarken baş dönmesi oluştursa da sonrasında olayın her kısmını keşfetmenin yeni bir zevk olduğunu fark ettim.

Aslında dönüşler ile oluşturulan rüzgâr ve hareket girdaplarının içine girildikçe hareket çeşitliliğinin potansiyelini de keşfetmeye başladım. Sadece kendi etrafımda dönmek yerine aynı zamanda eğilen boynumu dönerken düzeltmenin yeniye bir imkân taşıdığını keşfettim. Düzelirken hafifçe yavaşlayıp hafif bir baş dönmesi eşliğinde baş boyundan düzlenebiliyormş. Ondan sonra ise bedenin diğer kısımlarına odaklanıp yeni bir harekette bulunabiliyorsunuz. Mesela belden de hulahup çevirir gibi dönebiliyorsunuz.

Bu ufak değişiklikler sizi başka imkânlara götürüyor: Kollar da aynı şekilde, normalde dönerken doğal bir şekilde hafif yukarıya kalkarlarken hava girdabına girip omuz ekleminin etrafında dönmeye başlayabiliyorlar. Potansiyel olarak çok zengin bir hareket repertuarına sahibiz . Bu yoga uygularken duruşlarda (asanalar) olsun, Sema yaparken olsun aynı. Önemli olan o ana odaklanmak ve şimdiki zamanın içine girmek. Bu, mutfakta yemek pişirirken, yeni tadlar keşfederken, ya da dışarıda yürürken aynı yolu çevremize ve kendimize verebileceğimiz dikkat sayesinde yaratılan farkındalık ile de öyle. İnsanoğlunun düşüncesi kısır olmadıkça evrende imkânlar sonsuz.

Son olarak mide çakramdaki farkı hissettim. Hayır, daha iyiye gitmedi, sadece farkındalık yarattı. Sema sonrasında korkunç bir açlık ortaya çıkıyordu. Bu ister duygusal alanın yeri olan mide çakrasının, toksinlerin atılması ile uyarılmasından dolayı duygusal açlıktan kaynaklanan boşluk duygusu olsun gerekse enerji yakımından kaynaklanan bir sonuç olsun bu olay, 3. çakramın üzerinde çalışmam gerektiğini bana yeniden hatırlattı.

Duygusal bedendeki diğer farkındalıklarım şunlar oldu: İlk gün kendimi deneyimin kucağına bıraktım. Çok heyecanlıydım. Farklı bir şey yapmaktan dolayı her anı çok farkedemedim sadece dönmeye ve durabilmeye odaklanmıştım. Ancak heyecan duygulara yol açıyor. Endişelerim bitip kendime güven kazanmaya başladığımda artık "Diğerlerine çarpar mıyım?, Yeterli alan var mı?" yı tamamen sezgilerimin gücüne bırakmıştım. Arada sırada Sevgi ben dönerken yanıma gelip "Anne, Tata!" gibi taleplerde bulunduğundan semayı kesip sema alayına selam verip dümdüz yürüyerek dönme alanından çıkıp kızımın ihtiyaçlarını da giderebilecek farkındalıkta meditasyonu uygulayabiliyordum. Sadece bir kere ona sinirlenmiştim o da Sema başlamadan önce yaptığı uygunsuz davranışlar o önemli konuşma anlarında diğerlerinin dikkatini çektiğini ve beni "Nasıl bir anne?, Kızını nasıl yetiştirmiş" diye düşünüyorlardır diye endişelenip onu yatırmaya götürdüğüm ilk gündü. Artık meditasyona başlayıp da yanıma gelip taleplerde bulunduğunda çok normal bir şekilde karşılayıp hiç baş dönmesi olmadan çıkıp taleplerini karşılayıp tekrar meditasyona kaldığım yerden girebiliyorum. Duyguların kontrolü zaman içerisinde kazanılabiliniyor. İlk başta sizi endişelendiren birşey varsa zaman içerisinde tecrübe kazanıp o olay üzerinde daha etkin bir şekilde çalışabiliyorsunuz, bu da ancak farkındalığın o olay üzerinde mevcut olmasına bağlı.
Bir de bahsetmek istediğim başka birşey var: Biz yogada meditasyona girdiğimizde duyularımızı içeri çekereiz. Eğer doğru bir şekilde yapabilirseniz artık dışarıdan hiçbirşey sizi etkileyemez. Burada ilk günler fotoğraflar çekmiştim. Sonra flaşların meditasyon yapmakta olan kişileri etkiledikleri yönünde bir uyarı aldım. Sanırım bu da meditasyona henüz tam olarak girmeyi bir alışkanlık, kolay bir tecrübe olarak geliştirmemiş kişiler için yapılan bir şikâyetti. Ben kızımla ve kızıma rağmen meditasyon halinde kalabiliyorum. Bu da kazandığım bir tecrübe oldu. O an semadayken dışarıyı kesinlikle çok net bir şekilde işitip görebiliyorsunuz. Duyularınız olmasa da sezgi gücünüz yapılması gerekli şeyler konusunda sizi yönlendiriyor. Bunu yapabilmek bana günlük hayata bakış açım açısından da bir tecribe oldu. Panik ve stres anlarında biraz daha sakin bir kişi haline geldim. Kendimin de farkında olabildiğim için yavaş yavaş mizacım da değişikliğe uğramaya başladı. Kendimi anlatırken "Aslında öfkeli bir kişiyim" derken, günlük hayatımda kendimi gözlemimin artmasından dolayı öfkenin yavaş yavaş artık sadece lafta kaldığını görebiliyorum. Adeta daha meditatif hale giriyorum. Bu gerek beyin dalgalarında gerekse tavırlarımda kendini gösteriyor. Önemli olan bu yolda devam edebilmek. Bir söz vardır: "Başlamak işin yarısıdır" diye.

Zihinsel boyutta neler oldu derseniz, Zihnim kısacası tamamen boşaldı. Gerek bulunduğum semtin insanlarının aydınlık insanlar olması, gerekse radyumlu termal banyoları almak, Rahmi Oruç Bey gibi, Mutlu Baba gibi kişilerin etrafında oluşmuş olan aydınlık kişilerin gruplaşması ve çalışmalarımız sırasında aynı çatı altında auralarımızın birleşmesi, Sema'da ve zikirde sadece Allah'ı düşünmek ve anmak, kızımla bu çalışmaları paylaşabilmek ve birbirimizin ışığını bu aydınlık ortamda daha da fazla görebilmek, beni buraya çocuğumla kabul edenlerin ve bana bu deneyimi yaşayabilmem için gerekli desteği sunan eşimin varlığı beni çok bahtiyar etti. Çok mutlu bir kişinin zihninde başka ne olabilir ki. Tabi burada bu yazıları da yazabiliyor olmak yine aklın huzuruna götürdü beni. Aslında şu an bir internet café'de ibadet etmekteyim (çalışmaktayım). Sevdiğim işi yapıyor olmak, kendimi tamamlamak beni o kadar mutlu ediyor ki anın mutluluğu içinde kaybolmuş durumdayım. Ne maç izleyenlerin ve TV'nin gürültüleri, ne bangır bangır çalan ve sema müziklerinden sonra normalde gürültüden başka bir şey olmayan Tekno müzik, ne de iki de bir gelip bana başka oyun koy, başka bir şey tüketmek istiyorum diyen kızım, yan masadaki Araplar, hiçbir şey beni olumsuz etkilemiyor. Şu an savaş muhabiri gibi sahadan günlük yayın yapan ben dünyanın en mutlu kişisiyim. O halde "sevdiğin işi yap" sözü ne kadar doğru görüyoruz. İbadet budur. Çünkü farsça bir kelime olan "İbadet"in anlamı çalışmaktır. Çalış, işini yap, sevdiğin işi, ruhunun amacını bul, onu yap o zaman hiçbir şeyden gam yemezsin.

İşte Sema tüm hızıyla dönüyor, herkes ibadetini yapıyor. Minyatür dünya terübesi dergahta devam ederken dünya kendi ve güneşin etrafında dönüyor ve herkes bu dünyadaki yaşam amacını gerçekleştiriyor.

16 Temmuz 2006

Sema ve Meditasyon




"Ne Ararsan Kendinde Ara" Hz.Mevlana



Merhaba,

Bugünü devamlı çalan Türk Musikisi ve türküler çerçevesinde yapmış olduğum sema meditasyonuna ayırmak istiyorum. Neler yaşadım? Öncelikle denge ve duruş işlemine alıştıktan sonra (bazen dönerken boynunuz eğik oluyor ve bir süre sonra düzelmezseniz ağrıyabiliyor. Bu düzelme işi de dönerken yapılmak zorunda. Çünkü semayı bölmeden çok daha derinlere inmek mümkün.) O yüzden beden farkındalığı aynen yogadaki lotus duruşunda olduğu gibi devamlı surette olmalı. Vücut omurgadan itibaren dik tutulmalı ve ayaklar merkezlenmeye ve akan ruhsal enerjinin topraklanmasına yardım etmeli.

Aslında ruhun temamül etmediğini sadece beden ve fiziksel olan beynin yani hafıza bilgisinin tekâmül ettiğini anlıyorsunuz bir süre sonra. Zikir veya İlahi Aşk düşüncesi içindeyken zaten O'na yaklaşabiliyorsunuz. O, Bir olana, O, Tek olana. O hep oradaydı ve mükemmeldi. Biz ise unuttuğumuzu yeniden hatırlıyoruz. Yani O'nunla yeniden birleşiyoruz. Kaynağa geri dönüyoruz. Akışa giriyoruz ve öz benliğimizle buluşabildiğimiz için de o eksiklik durumundan tamlık durumuna zihinlerimizde ve bedenimizde varıyoruz.

24 saat meditatif halde kalmayı şimdi deneyimleyen bir insan olarak buradan ayrıldığım süre içerisinde de bu halde kalmayı arzu ediyorum. Günlük eylemlerimi, aynı meditatif "zihin" hali ile gerçekleştirebilmeyi umut ediyorum. Burada herkes günlük yaşamdaki problemlerini geride bırakmış durumda ama hayat devam edecek. Bunun da farkındalar. Bir zihinsel cennette var olma durumu sürerken yeniden inişe geçip enerjiyi günlük hayatta da yükseltebilmek üzere evlerimize döneceğiz. Akıllarımızda çektiğimiz resimlere bakıp sadece güzel bir anı olarak kalmayacak. Bir farkındalık durumunu yeniden oluşturmak üzere buradan ayrılacağız. Yeniden aynı hayat mücadelesine gireceğiz ama Bir'liği unutmamak en büyük amacımız.

Buraya gelenler benim gibi yeni başlayanlar değiller. 5 senedir Türk müziği ile enstrüman çalma tecrübeleri var. Yıllarca çeşitli ruhsal yollardan, çeşitli ruhsal öğretmenlerden eğitimler almışlar. Birlik bilgisi de o yüzden onlarda bu kadar sağlam bir şekilde mevcut. Buradan çok güzel rehberler edinerek ayrılacağım. Şimdiden bana birçok soruma yanıt verebilen kişilerle karşılaştım. Tabi ki en yüksek bilgi kendi bilgimiz. Bunu da biliyorum.

Eklemek istediğim son şey şu: Melekler bahsini Mutlu Baba'ya açmıştım. O da şöyle cevap verdi: Melekler, Tanrıya "Bak şu bizden üstün tuttuğun insanın haline. Ne biçim rezil etti kendini" derler. Tanrı cevap verir: "Bir de sizi göndereyim yeryüzüne o zaman görürsünüz."

(Bundan sonra kendi aklımın yorumlarını yapmaktayım) Yani özgür iradaye sahip olmak kolay değil. Yanlış yapma hakkına da sahibiz. Sadece önemli olan hatalarımızdan öğrenebilmek. Oysa melekler özgür iradeye sahip değiller. Bu dünya üzerinde onların hüküm sürmesi ise pek normal birşey değil çünkü ancak biz insanlar yüksek benliğimiz olan meleklerden gelen mesajları, şu melek bu melek diye adlandırıp kendi egomuzun ihtiyaçlarına göre kılıfa sokuyoruz. Oysa bir melek mesajlarıyla insanoğluna ne yapacağını söyleyecek özgür iradeye sahip değildir. Ancak bu peygamberlerin çok özel bir durumunda karanlık çağ gereği benliklerine gerçekten yüce amaçlı mesajlar vermişlerdir. Oysa günümüzde bu melek terapisi veya başka türlü melek-kanal mesajları Tevhide değil (insanın kendi öz benliğiyle birleşmesi ve kaynaktan mesaj alabilmesi ama bunu egosal amaçlarla kullanmaması) Ego'ya yol açmaktadır. Eğer sen özbenliğinden bir (sevgi) mesajı alıyorsan bunu kendine sakla. Sen yüksel. Tek tek bireylerin yükselebilmesi(yani toplu yükselme, aydınlanma) kendi özbenlikleriyle birleşmeleri ile mümkün olacaktır. Yoksa birinin sizin için sizin yerinize bu konuda birşeyler yapmaları yanlış sonuçlar doğrurabilir (Bu bende defalarca doğurdu da). Çünkü kendi egosu için bir çıkar (para, itibar, prestij, sizin enerjinizi emip kullanmaktadır) sağlamakta ve sizleri yönetmektedir. Çünkü öz benliğinizi yanlış yerde (yani o kanal olan kişide) aramaya başlarsınız. Oysa o sadece sizin içinizdedir. Siz siz olun kendinize bir Guru aramayın. Mesaj içinizdedir, dışınızda değil. Öğretmen olabilir ama birini izlemektense kendi yolunuzu bulmaya çalışın. Bu falcı için de, astrolog için de, hipnozcu için de aynı. Çünkü o kişi topraklanmadan yapacağı birçalışmada ne yazık ki size kendi alt benliğinin korkularını ve diğer benliklerini dayatacaklardır.

Sevgilerimle.

Zikir ve Farkındalık




“Akıl (topraklanmış) bedende oldukça biz de daha sağlıklı düşünüp felsefe yapabiliyoruz. Bu da bizi daha iyisine (Sezgi gücüne)götürüyor”



Merhaba yeniden,

Şimdi dün yaşadığım farkındalıkları anlatacağım. Kızımla otelden ayrılıp kahvaltı etmeye merkeze (Dergah da deniliyormuş) gittiğimizde onlar erkenden kahvaltılarını etmişlerdi. Merkezin alt katında yere alçak boyda kahvaltı sofraları hazırlanıyor ve tüm yemekler birlikte yeniliyordu. Kızımla kahvaltımızı ettikten sonra yukarıya sema alanına çıktım. Baktım her şey bıraktığım gibi çalıp söyleyip dans ediyorlar. Gece boyunca uyumamıştı hiç kimse. Gün boyunca da hem üstte hem de alt katta veya bazen gecenin serinliğinde dışarıda terasta hem sema devam etti hem de ikinci bir gruplaşma ile zikirler çekildi.

Zikir zannettiğimden çok farklıydı. Ben sessiz yapılan bir meditasyon zannederken grupla ve doğaçlama halinde yapıldığını öğrendim. Toplu yapılan zikire katılmak çok zevkliydi. Bir iki kişinin “Hu Allah Hu” şeklinde ritim tutmasıyla başlayıp ağız açık alınan sesli nefeslerle tam bir vücut perküsyonu yapılırken kafalar ve vücutlar yine hem ileri geri veya sağa sola, yani herhangi bir şekilde sallanarak dans ediyordu. İlahiye benzeyen müzik “La İlahe İllallah” nakaratı ile söyleniyordu. Aynen caz gibi veya TV’de gördüğümüz Amerikalı siyahların kilise ilahileri gibi doğaçlamanın çok yapıldığı bir grup ibadetiydi. Katılmak çok güzeldi. Enerji ve bilinç ibadet sırasında çok yükseliyor. O an grupla beraber ilahi aşk sarhoşluğunu yaşayabiliyorsunuz. Eller tutuşuluyor ve ayağa kalkıp kollar öne arkaya sallanılıyor. Son olarak yüksek bir noktada aniden bitiriliyor. Grupla coşup doğaçlamanın verdiği rahatlık ile Allah’ın çeşitli adlarını söyleyerek naralar atabiliyorsunuz. Zikir ayrı yapıldığı gibi sema sırasında da yapılıyor.

Diğer bir farkındalığım ise bu organizasyonun insanlığın din ve inançlarının özgürce birlikte hareket edebilmelerini sağlayacak bir organizasyon olarak ne kadar önemli bir organizasyon olduğuydu. Dünya üzerinde tüm inançların bir araya gelip birlikte Tanrıya (veya hangi inançtan olurlarsa olsun) ibadet edebildikleri yer sayısı 3 müş. Biri Hollanda’da, diğeri Amerika’da, 3. sü ise burada Yalova’daki Mutlu Baba’nın Dergahı imiş. Buraya bir minare dikmemişler. Burası uluslararası bir merkez ve ibadethaneymiş. Zamana zaman dünyayı gezerken kliseler veya başka bir ibadet yerinde bile Allah’ın adına şahadet getirip zikir yaptıklarında oranın rahibeleri veya diğer din adamları da ritim tutup müzikleriyle onlara katılabiliyorlarmış. Yani iman herkeste, her millette aynı, sadece şekil değişik. Ve birisi ibadet ettiğinde dünya inananları bunu her “şekilde” olabileceğin farkındalığındalar.

Son olarak orada tanıştığım Mesut isimli arkadaşım çok değişik kaynaklardan okumuş olduğu iman bilgilerini benimle paylaşırken Reiki’nin de, Doren Virtue’nün melek anlayışının da, Tao’nun da, tasavvuftaki Tevhit yani Birlik anlayışına nasıl paralel gittiğini gösterdi bana. Hakikaten dua okunan su, Reiki verilen gıda veya sevgi sözcükleri okunan Masaro Emato’nun su deneyleri hepsi Bir yere çıkıyordu. Yeter ki insan imanlı olsun, inandığı şey gerçekleşiyordu. İnanmamak ise hayatı biraz daha zor yapıyordu.

Şimdilik bu kadar.

Sevgiler

08 Temmuz 2006

Vücut, Mekân ve Şimdiki Zaman Farkındalığı






Yoga derslerinde zihni şimdiki zamana getirmek için asanalar (duruşlar) uygulanır. O an bedeninizle ve mekânla kuracağınız ilişki aslında zamanında ötesindedir. Zaman durur ve siz o anı tamamen hissedersiniz. Aslında günlük hayatta bunu sağlayabileceğiniz birçok an mevcuttur. Yürüyüşteyken, merdiven veya yokuş çıkarken ya da en basit ama en derin bir tecrübe olanı banyo yaparkendir. Size banyodan bir örnek vermek istiyorum. Banyoyu doldurup içine biraz kaya tuzu atın ve en sevdiğiniz çocukluk oyuncağınızla suya girin. İşte size bir beden farkındalığı hikâyesi…


Banyoyu doldurup içine kaya tuzu attım. Bir de lotus çiçeği. İçine rahat edebilmemi sağlayan bir minder koyup üzerine yattım. Musluktan akan ve küvete dolmaya devam eden suyun bazen soğuk bazen de sıcak olduğunu algıladım. Arası yoktu, onu hissedemiyordum. Ya soğuyor ya da ısınıyordu. Yin yang denen şey buydu: Dengesizlik. Bir taraftan diğerine gidip gelme durumu. Eğer doğanın dengesi buysa (sıcak-soğuk, gece-gündüz, erkek-kadın) ben neden kendimi dengesiz buluyordum ki. Demek ki doğama uygun davranıyormuşum. Bunun boş bir etiket olduğunu fark ettim. Kimi zaman güleriz kimi zaman da ağlarız. Çok basit. Arasını fark etmeyiz hatta duyumsuz hisseder depresyona girip bir psikoloğa gitmeyi düşünürüz: “Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Acaba neden?” diye.

Bedenimiz de aynı doğa gibi başlıca 5 elementten oluşmuştur. Banyoya su doldurup girerseniz vücudunuzla yapacağınız deneyler dünyanın atmosferik ve yerküresel koşullarında bellidir. Vücut suyun yüzeyine yakın bir yerde kalır. Üzerinizdeki boşlukta hava, çevrenizde su ve en altta banyo küveti ve suyun üzerinde nazik bir şekilde süzülen bir ördek veya lotus çiçeği bulunuyordur. Eğer başınızı içeriye sokup sanki denizde dibe dalıyormuş gibi ağzınızdan hava vermeye kalkarsanız hava direkt yukarıya doğru gider. Siz suyun içinde yüzer konumdayken batmazsınız ama vücudunuzun 2/3 ü suyun altındadır. Musluktan şıpır şıpır damlayan su damlaları ise havadan süzülerek kendini aşağıya kaynağına doğru atar. Su ılık veya hissetme ihtiyacınıza göre biraz sıcaktır. Vücudunuz da suyun sıcaklığına göre kendini ayarlar. Çok fazla sıcak suya alışan vücut daha sonra kendini ısıtma problemiyle de karşılaşabilir. En iyisi biraz sıcak ve biraz da soğuk.

Vücudumuz % 90 sudan oluşmuştur. Kemiklerin ve akciğerlerin bir kısmı ise hava ile doludur. Kalp vücudumuzdaki ateş elementi olan kanı pompalar. Hava elementini ise zihnimiz oluşturur. Eter de diyebileceğimiz fiziksel formlardaki beynimiz ve kalbimiz görünenin ötesinde aslında biraz da hava elementindendir. Çünkü ölüm anında ruh bedeni bırakırken hafızayı da alır götürür. Müslüman dini inancındaki kabir azabı denilen kısım bu zamanda oluşur çünkü her şeyi hatırlar dururuz. Bilinç ve ego dağılmıştır ancak bilinçaltı bizimledir. İsimlerin ve kişilerin önemi kalmamıştır ama bizi mutlu ve mutsuz eden anılarımız bizimle birlikte birer etki olarak kalırlar. Sevaplarımız bize gönül rahatlığı verirlerken günahlarımız ise vicdan denen ruhsal mekanizma ile çalışır halde üzerimizde bir yük olarak kalır. Düğmeyi kapatabilecek ne bir elimiz ne de kaçabilecek ayaklarımız vardır.

Banyoda karşılaşacağınız diğer durumlar ise ıslak-kuru, kaygan-sürtünmeli zemin, sert-yumuşak, nemli-havadar. Belki biraz dokunma duyusunun dışına çıkarsak banyoya attığınız tuzu dilinizle tadabilir, vücudunuzun yıkanmadan önceki terli halini koklayabilir ve sonradan banyo köpüklerinin hoş kokusunda hayallere alabilirsiniz. Vücudunuz yıkanmadan önce pütürlü, yıkandıktan sonra ise pürüzsüzdür. Suda biraz fazla kaldıysanız elleriniz ve ayaklarınız buruşur, ipek gibi kaygan ince derinizi bir süreliğine kaybedersiniz. Havluya kurulanırken önce nemli bir halde vücudunuzdan su damlaları damlarken sonra havlunun tüyleri sizin neminizi emer ve kuru bir hale gelirsiniz. Derimiz sarkmasın diye hemen kremlenir veya nemlendirici süreriz. Burada yine birçok element iş başındadır. Yerçekimini sağlayan zemin ve ayakta durabilmemizi sağlayan iskeletimiz, kemiklerimiz ve vücudumuzun zeminini oluşturan derimiz, toprak; nemi ve vücudumuzun %90’ını oluşturan su; odanın hacmini kaplayan atmosfer ve akciğerlerimize nefes alma sayesinde dolan hava; sıcak ve soğuğu algılayan sinir uçları, derimizden bunun beyne iletilmesine yarayan sinir ağları ve vücudun organlarına can verip onları işlevsel kılan kan damarları, yani ateş; tüm bunların farkındalığını yaşayan zihnimiz, eter.

Sadece bedenimiz değil bulunduğumuz mekânda aynı özellikleri taşır. Çünkü biz bedenimizin özgür hareket yeteneğine rağmen mekânla fiziksel anlamda bir bütünüzdür. İçinize çektiğiniz hava, vücudunuzu saran su, vücudumuzun sıcak basmasına yarayan dışarıdaki ısı ve nem, vücut ağırlığımızı kimi zaman hissetmemize ve dengede durmamıza yarayan dünyanın yer çekimi, ve dağılıp giden düşüncelerimizle zihnimiz tüm farkındalığı ile burada ve bütündür. Banyoda suyla oynarken aslında bu unutmuş olduğumuz birlik ve bütünlüğü yeniden hatırlarız. Olayın bütünlüğü içinde artık mekân, vücut ve zaman kavramlarını aşmışızdır. O an gelir ki vücudunuz hafifler, zihniniz boşalır ve ruhumuz huzur duyar. Dışarıdaki biz ile banyodaki biz arasındaki bilinç değişimi işte budur. Bu şimdiki zamana dönme ve vücut farkındalığı egzersizini ister denizde, ister ormanda, ister çimenlerin üzerinde siz de deneyimleyebilirsiniz.

05 Temmuz 2006

Şifacının Kimliği





Gerçek Şifacı Kimdir? Kim Değildir? Görevi Daha Doğrusu Üstlendiği Görev Nedir? Ne İçin Ve Kimin İçin Çalışır?


Bana göre öncelikle bir öğretmendir. İnsan önce kendinde bulunan bilgiyi keşfetmelidir. Kendisindeki öze ulaşabilen kişi daha sonra onu gerektiğinde diğerlerine verebilir. Kendi özüyle bağlantısı olmayan kişi ise ancak kendinden dışarıya yansıyanları görebilir. Yine öğrencileri veya hastaları onun yansıması olacaklardır. O yüzden hastamızı gerçekten tedavi edebiliyor muyuz buna çok dikkat etmeliyiz. Aksi takdirde her ne tür şifa uyguluyor olursak olalım kendimizdeki pası kiri de o kişilere aktarıyoruz demektir. Zaten bugün modern tıbbın tam anlamıyla hastaları iyileştirememesinin de sebebi bunda yatar. Doktorlar neredeyse 24 saat çalışırlar ve sağlıklı dengeli bir hayatları olmaz. Sigara kullanımı Türk doktorlarında yaygındır. Kendi toksinleri olan doktor nasıl hastasını iyileştirebilecektir? Alternatif tıpta da aynı durum vardır. Kimisi gerçekten kendini iyi edebilme yeteneği ile donatılmışken kimisi hem kendisi hem de hastasını süründürür durur. Bunun en güzel örneğini Türkiye’de ilk olarak biyoenerjicilerde gördük. Hastayı önce kendilerine bağımlı yapıyorlar ondan sonra hasta devamlı o biyoenerjiste gitmeye başlıyor. Parası tükenip gidemediğinde bir gün arkasını dönmüş olduğu ilaçları da cevap vermiyor ve durumu gittikçe kötüleşiyor. Ortada bir inanç durumu var. İnandığını yapıyor sonra inancını yitirmeye başladığında hiçbir şey yanıt vermez oluyor ve durumu daha da kötüleşiyor.

Şifacı, öncelikle karmik olarak bu görevi defalarca tekrarlamış bir üstattır. Sadece her yeni gelişinde yeniden hatırlaması ve üzerine koyup öğrenmesi gereken görevleri vardır. Bunları yapması için de evren ona bir yol çizmiştir. Daha önceki yaşamlarında nereden bıraktıysa oradan devam edecektir ne eksik ne de fazla. Ruh insanların bedenlenmeleri ile öğrenir ve gelişimini bu şekilde devam ettirir. Şifacı da bu ruhtan kopmuş bir parçacıktır. Ayrıldığı bütünün özünü yeniden hatırlayıp insanlara iyilik etmek ister, yani o öze hizmet. Hizmet ederken dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Bir kere asla mesleğini ego yapmamalıdır. Bu, bilgilerinden dolayı diğerlerine üstünlük taslamamak, bir hastasını hor görmemek, özellikle de başkalarının önünde onu hastalığı ile ilgili herhangi bir konuda küçük düşürmemek önemlidir. Sadece Tanrı’nın sevgili kullarına, karşılık beklemeden hizmet etmektir. Ödüllendirildiğinde ödülünü de mütevazi bir şekilde kabul etmelidir. Çünkü ödülü veren kişi de o anda o kişiye hizmetini sunmaktadır, o da Tanrı’ya bu şekilde hizmet eder. Örneğin iş adamları, teknisyenler, terziler, diğer hizmetkârlar becerilerini elleri veya zihinleri ile kullanırlarken o da şifa bilgisini yani öz bilgisini gerekli olan yerlerde ruhsal olarak onlara doğru akıtacaktır. Ruhsal öğretmen kimi zaman doktorları da iyi eder. Doktor işin fiziği, biyokimyası ile uğraşırken bazen bu müthiş mekanizmanın O’ndan geldiğini unutup kendisi de maddi âleme sıkışıp kalabilir. O zaman gideceği bir başka şifacı ruhsal öğretmen olabilir. Kimin kime hizmet ettiği saklıdır. Herkes bir ilmiğin alından tutmuş birbirine doğru örerken, aynı zamanda da Tanrı’ya hizmet etmektedirler. Her neyse, tanrı’ya hizmet etmeyen kimlikler de elbette bir gün O’na döneceklerdir. Bu o ya da şu olayla bir şekilde farkındalık edinmesi önlenip oluşabilir. Bu olaylar genelde travmatiktir. Kişinin kendi seçimidir. Öz, onun o şekilde ayrı kalmasına göz yumar ama onu sınavı geçebilmesi için yeniden sınav dünyasına yollar. Karma yaratan bu olaylar işte asıl yeniden bedenlenmenin ana sebebidir.

Travmalar kişilerin yönlerini değiştirmek için çarptıkları duvarlardır aslında. En büyük şifacılar da sizi o ana götürebilenlerdir. Bir travmada ruhsal yara almışsınızdır. Sonrasında o yara hayatınıza şekil verir. Bazı sebepsiz davranışlarınız bu travmadan kaynaklanıyordur. Bilinçaltına geçen bu iz sizi bilinçsiz şekilde belli bir tavırda hareket etmeye yönlendirecektir. Günümüzde yapılan şifa terapilerinde o ana iniş vardır. İster psikoloji hizmetlerinde ister nefes terapisi, yoga ve meditasyonda. Yeniden deneyimlediğiniz o anı ister yeniden yaşar ister sadece bir tanık olarak gözlemleriz. Kişilerin ne travma yaşayıp belli bir davranış tutsaklığına düştüğü konusu çok önemlidir, asla hafife alınmamalıdır. Bu şifacı veya doktorun yapacağı en büyük yanlış bu olur. Üzerine gidip çözülmezse yıllarca sürecek yeni takıntılar bu durumu sürdürecektir.

Biraz da terapilerin nasıl işlediğini açıklayalım: İster hipnoz ister EFT ister nefes terapisi olsun, kişinin bilinci ile altta yatan nedene yani travmaya odaklanılır. O ana dönülür ve o an yaşanılır. Bu çok kuvvetli bir ikinci tecrübedir. Kişi o zamanki duvara çarpış duygusunu yeniden yaşar. O kadar akılda kalabilecek bir tedavi anıdır ki, tedaviden memnun ayrılırsınız. Çünkü o uç noktalarda yaşamış olduğunuz hisleri, duyguları yeniden yaşarsınız. Bir boşalma açığa çıkar. Aynı kalp acısını hissederken kalbiniz yeniden düzenlenir. Bu çok da kolay bir durum değildir. Eminim bu anı yaşarken kalp krizine kadar oluşabilecek bir derinlik yaşanır. Böyle bir risk olmaması için sonraki günlerde terapist hastayı düzenli kontrollere çağırabilir. O açılımdır işte kalp çakranızı yeniden açan, döndüren. Gerek EFT terapilerinde gerekse nefes terapilerinde size ucu bir lazer gibi keskin olan bu bıçağı kullandıklarını biliyorum. Bunun sonunda kanserli duygular ve yaşam deneyimleri bu bıçakla kesilip atılabilinir. Kişi isterse kendi farkındalığını yine çeşitli yöntemlerle açığa çıkartıp yaşamış olduğu travmaları bulabilir. Aslında gerçeklerden ve bizi yaşamda en çok zorlayan bu deneyimlerden kaçma eğilimimiz vardır. O yüzden tam bir meditasyon haline geçip bu konu üzerinde uzun bir süre uğraşmaya başlanmadan rehabilitasyonun şip şak şekilde kendi kendine halledilemeyeceğini düşünüyorum. Lütfen yardım isteyiniz. Bir bilene danışınız. Kendi kendinize içine gireceğiniz farkındalık zincirinden tek başına çıkamayabilirsiniz de. Hatta hiç de aramazken rüyanızda o travmayı yeniden hatırlayıp yaşadığınızda size yardım edecek kimse de yoktur. En kötüsü ise bir yaşamdan diğerine geçilirken hafızamız bize eşlik eder. Bedensiz ve hatta dilsizizdir. Görüntülerin içinde kendimizi bulurken bir sonraki hayatı şekillendiren yine o travma olacaktır. O anda bilinçte olmadığı için bilinçaltı tamamen açığa çıkacak ve bizi yeniden şekillenmeye zorlayacaktır. Yeniden beden alır ve doğarız ki bu travmayı yaratan nedeni bir kere daha yaşayabilelim. Bilinçliysek üzerine gidip onu aşabiliriz. Ancak bilinç, bilinçaltına girmekten kaçarsa ki çoğu ruhun ilerlemesini yavaşlatan ana sebep budur, bir fasit çemberde varolmaya devam ederiz. Lütfen sizi neyin yarattığına dikkat edin: Düşünceleriniz, motivasyonlarınız ve edimleriniz. Ne ekersek onu biçiyoruz.

İşte şifacı öncelikle kendinde şifacı olmasına sebep olan travmayı yakalamalı ondan sonra da kendini huzura kavuşturmalıdır. Bir sonraki bedenlenmeye kadar işin içinden çıkamazsa hem kendinde hem de başarılı olamadığı için hastalarında bir ruhsal gelişim gecikmesine sebep olacaktır. Bu da onun adına kesilmiş ekstra karma bileti demektir. Eğer bu hayatında yeterince şanslıysa, önce kendi travmasını çözer, sonra da hastalarınınkini. Eğer kendini başka bir sebepten şifacı olduğuna inandırmışsa ki bu yalandır, kendine bir daha bedenlenme pahasına söylemiş olduğu bir yalan. O kendini çözmek için oradadır ve büyük icadı için deneyler yapmaktadır.