26 Ağustos 2006

Yoga İle Ruhsal Stres Yönetiminin Google'da Videosunu İzleyin!

Stres Yönetimi İle İlgili Video

Orijinal Adı: Yog Evam Holistic Management Shantikunj

Detay:
Adarniya Dr. Pranav Pandya Ruhsal Stres Yönetimini Tıbba Göre Açıklıyor. Ruhsallık Nasıl Yaratılır? Stres Yönetimi ve Yaşama Sanatı. Ayrıca eğer çeşitli hastalıklar için hangi yoga çalışmaları faydalı merak ediyorsanız aynı bağlantıdaki sağ tarafta yine ingilizce olarak çeşitli yoga pratiklerinin videosunu izleyebilir ve evinizde kendiniz de hiç korkunuz olmadan çalışabilirsiniz. Zaten oradaki çalışmalar belli hastalıkları olanlar için verilmiş özel egzersizlerdir. Eğer sorularınız olursa bana (Vivekenanda Üniversitesi "Pozitif Sağlık İçin Yoga" Sertifikalı Yoga Eğitmeni) e-mail atın: burcakalkanli@superonline.com

Eğer videoyu izlemekte zorlanırsanız, bu bağlantıyı kopyalayıp yeni bir internet sayfasında deneyin:
http://video.google.com/videoplay?docid=6245560339235575150&pr=goog-sl


Arkadaşlar,
Aşağıda izleyeceğiniz video Vivekenanda Üniversitesinin kardeş üniversitesi olan Haridwar'daki Shantikunj adlı üniversitenin bir yapımıdır. Bu üniversiteler sağlığa hem ruhsallık açısından hem de tıp alanında bilimsel olarak bakarlar. Ben şahsen üniversiteyi ziyaret ettim. Üniversitenin herkese açık ve durumu iyi olmayanlar için (bağışta bulunamayacaklar için) ücretsiz eğitimleri de var. Hindistana gidilip eğitim alınacak yegane yerlerden bir tanesidir. Bu üniversitenin kurucularını resimde görüyorsunuz. Video'da ders anlatan kişi ise Üniversitenin ve Vivekenanda Üniversitesinin de dekanıdır. O, çok genç yaşta olup Amerika'da da okullar bitirmiş bir dahidir. Üniversite kurucusu olan bey ve onun eşi veya annesi olan bayan özel şahsiyetlerdir. Bey yaşarken her yılın 6 ayını Himalayalarda bir mağarada yemeden içmeden ve uyumadan kitap yazarak geçirip 6 ayını da üniversiteye dönerek üniversitedeki öğrencilere bilim aktararak geçirmiştir. Bu mağaralar yarım metre boyunda olup karanlıkta meditasyon halinde esinlenilerek bilgi almaya yaramaktadır. Bu hac yöntemine Hindistan'da "Sanyasin" kurumu denmektedir. 50 yaşına gelen kişi malını fakirlere vakfederek parasız olarak bir yolculuğa çıkar. Himalayalara gidip ruhsallığı çalışır. Yemez içmez, eğer yolda bir yaşam alanına rastlarsa, ona yemek kabına bir parça yemek verirler, onunla günlerce yetinir, kilometrelerce yürüyerek hacca gider. Amaç oruç tutmak ve yanlızlığında ve doğada ruhsallığı deneyimlemektir. Burada anlattığım bilgilerin bu video ile bir alakası yoktur. Bilgiler bizzat kendi yoga hocam Raghuramla ve öğretmen grubumuzla Ayça Gürelman sayesinde düzenlenen bir Himalaya gezisinde elde edilmiştir.

17 Ağustos 2006

Kristal Olmak





Ayna Ayna Söyle Bana, Bu Dünya’da Benden Daha Güzel Biri Var mı?



Yazar Z ile ilk tanıştığımda Kristal Çocuklar grubuna müthiş etkileyici bir mektup göndermişti. 2. tekil şahıs’a yazılmış olduğu için hem kendime hem de başka birine yazılmış olabilecek bu mektup dikkatimi çekmiş ve ondan yazıyı ancak suçlayıcı olmayan tarzda yeniden yazarsa yayınlayabileceğimi söylemiştim. Sonrasında çok güzel bir yazı çıktı ortaya. Ama ilki de beni harekete geçirip tüm bu dergimdeki yazıları yazmaya ve kendimi ve benim gibi bu ruhsal dünyada öğretmen olanları sorgulamaya başlamama yol açtı. İlk halini bulamadım ama gruba göndermiş olduğu yazıyı buraya da eklemek istedim.

“Geçmişte, aydınlanmak için bir hayli uğraş ve zaman gerekiyordu. Ama Dünyanın geçirdiği dönem bu uğraş ve zaman süresi oldukça kısalttı. Zamanın böyle manipüle olması elbette büyük bir avantaj sağladı bizlere ama bir o kadarda tehlikeler doğurdu. Bir insanın aydınlanma yolunda giderken psişik güçlerini geliştirmesi elbette ona geniş bir perspektif sağlayacaktır. Ama bir yetenek vardır ki yolun başında ya da ortasında değil insan öz benliğinin vizyonuna tamamen sahip olduktan yani rehber bir bilinç haline geldikten sonra elde etmesi gerekir. Aslında aydınlanmanın başındaki bir insan için hiçbir albenisi yoktur bu yeteneğin. Sonraları anlar ki evrende belli bir nizam var. Bu nizamın içinde de rehberden öte üstat dediğimiz az sayıda prototipler var. İşte bu az sayıdaki bilinçlerle irtibata girmenin kendi evrimi için büyük bir avantaj olduğunu düşünür. Öyledir de bir üstadın yanında olmak ondan eğitim almak büyük bir nimettir ama bunun yolu kanallık yapmak değildir. Gönülden istersen ete kemiğe bürünerek de gelir göklerin üstadı.

Yok, tehlikeli yol seçilmişse dikkatli ve uyanık olunmalı şeytan, filmdeki gibi çirkin yüzüyle yaklaşmaz, çağırılan kimliğe bürünerek gelir. Belki gerçek bir üstada benzer bazen de öyle konuşabilir. Ama çok sürmez yüksek boyutlarla alakalı bir enerji olmadığı; dünyada insanın olumsuz yönüne ayna olacak onca olay varken insanların olumsuz yönüne aynalık yapar. Hz. İsa bir üstattı ama hiç bir öğrencisinin olumsuz yönüne aynalık yapmadı. Hep yüksek boyutların yumuşak ve sevgi dolu üslubuyla konuştu, davrandı. Karşısındaki olumsuz olsa bile? Ayrıca, gerçek bir üstat karşısındakini yüksek boyutların türlü türlü hülyalarına götürüp, gönüllerde bahar esintileri yaratırken, o sevgi üstadı olduğunu söyleyen parazit varlıkla bütünleşilip konuşulduğunda ise karşındakinin yaşam enerjisi düşmesinin yanı sıra duygusal – zihinsel her düzeyde görülmemiş bir karmaşa içine girer.

Yüksek boyutlarla irtibat kurmak oradaki varlıkla konuşup hatta kimliklerine bürünmenin pek moda olduğu günümüzde dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta.”

İşte, böyle akıcı bir şekilde gelen ikinci rehberliği tüm grupla paylaştık. İlk gelen mektup, beni kalbimden vurmuş, sanki bana yazılmış gibi gelmiş ve kendimi bayağı kötü hissetmeme neden olmuştu. Ona yeniden yazdırdım ve sonuçta aynanın beni göstermediğini anladım ama işe yaradı. Ben de bundan sonra sizlere kendi iç hesaplaşmalarımı yazmaya başladım.

Aslında o yapılması gerekeni yapıyormuş, yoksa ben uyanıp da tüm bunları yapmazdım. Kendimi ve diğerlerini protesto ettim. Yani, beni de başkalarını da vicdansal bir uyanışa sürükledi bu mektuplar. Çevremdeki rehberlik aldığım ve öğreti öğrendiğim insanların ayakları zaten yere basmıyordu. Bu şekilde hiç bir şekilde dünyayı kurtaramayız onu anladım, aksine vizyonu daha da karartabilirdik. Zaten amaç da dünyayı kurtarmak olmamalıymış zaman içerisinde yazarken anladım. İnsan mutlu olduğu zaman zaten yaşanılan tüm acılar son buluyor. Tamamen maddi illüzyon içerisindeyiz. Dünyayı kendi değer yargılarımızdan yargılıyor ve sonuçta mutlu da olamıyoruz. Acaba Dünya bizi yargılasaydı ne görürdü karşısında? Aslında arenada fikirleriyle çarpışan hepimiz burnundan soluyan kavgacı tipleriz. Böyle olmak kimsenin ideali değil ama bu, bu şekilde oluyor maalesef. Bunu yenebilmemiz için de önce kendi egolarımızı yenebilmemiz gerekiyor. Egoyu tanımak gerekiyor. Egoyu sadece karşımızdaki aynalarımız sayesinde görebiliyoruz. (Bu arada bu işlemi çok güzel ve kendiliğinden yapan bir arkadaşımı anmadan edemeyeceğim: Can Duman. Karşımızdaki bizdekini yansıtıyor. Bunu bir yaratıcı bir halde eyleme sokabilsek anında ne kadar aynalık ettiğimizi ve aslında kendimizde neleri değiştirmemiz gerektiğini bize karşımızdakiler söyleyecektir.

Bu kolay değil ama yazmak ve paylaşmak ayna olmaya yarıyor. İste biz o zaman gerçek Kristal'e yani Kristal Bir Ayna’ya dönüşebiliyoruz. Ayna olduğunda karşındaki senin yazılarında hem yazanı hem de kendini görebiliyor. Ne kadar ortak öğe varsa sıradan düşünen için o kadar şiddette itici ve ya okuyan bilge kişi ise de bir o kadar araştırılması gereken çekici bir durum çıkarıveriyor ortaya.

Şimdi ortak arkadaşımıza yazılarımızla ayna olduk. Hayatında belki de ilk defa kendini görebildi ve onun gibi diğerleri de. Burada yazıları yazarken büyük emeğimiz geçti çünkü biz bir anlamda kendimizi de feda etmiş olduk. Feda edilen şahsiyet değil egoydu yine. Bakın hem biz temizlendik hem de o. Ne kadar güzel işleyen bir mekanizma değil mi? Vicdan kendi halinde çalışmayı ve öğrenmeyi sürdüremiyorsa birileri bize ayna olur ve temizler. İşte Kristal Çocuk dediğimiz çocukların da bu özellikleri var. Sizi size o kadar güzel yansıtıyorlar ki… Kristaller, odaklandıklarında çok güçlü bir etkiye sahip olurlar. Adeta lazer ışınıyla problemi hallderler çünkü onlar aslında kuvvetlendirilmiş bir yansıtıcıya dönüşürler. Bu yansıtıcı toplumdaki insanları doğal olarak dönüştürür, kanserli kısım lazer bıçağı ile kesilip atılır.

Geçen gün içsesimi dinleyip artık affetmem gerektiğini ve eğer ben affetmezsem kendimi nasıl affederim diye kalkıp o zaman yazmış olduğum yazıyı yayından çektim. Sanırım alınılacak dersler alındı. Daha fazla zarara ne gerek var??? Zaten eşzamanlı olarak her şey yoluna girmişti bile…

Bu arada eklemeden geçemeyeceğim: Kibir sanırım en büyük problemimiz. İnsan hayatında hiçbirşey olamayıp hiçbirşeyden de kendine pay çıkartamayınca başlıyor kibirlenmeye. Nasıl meyvesi olan ağaçlar dallarını yere eğerlerse aksine boş insanlar da onu yaptım, bunu yaptım diye kibirlerinip başkalarının gözüne batmaya çalışıyorlar. Kibirlenen insan artık bir şekilde saflığını yitiriyor. Bu da kristalleşmenin tam tersi paslanmanın bir örneği oluyor. Yine rehberliğim olan yazar Z bana "Kutsal kitaplar kibiri en büyük günah olarak yazar zira kibirli bir insan karşındakinin kardeşi olduğunu unutarak onu duygusal ve zihinsel olarak ezmeye çalışır." yazmış. Yeniden içim bir hoş oldu, aydınlandım.

“Essene Aynaları Üzerine :

Eski Essenelerin perspektifinden, dünya üzerindeki her insan Yaşam olarak adlandırdığımız Gizem Okulunda bir öğrencidir. Onlar bunun farkında olsun ya da olmasın, her insan o anda diğerlerinin ayna olmalarının huzurunda (karşısında) kendisini deneyimleyecektir. Eğer bu aynaların farkında olma bilgeliğine sahip olursak, duygu ve anlayışın tekâmülünü hızlandırabiliriz.

Bu dünyada kendimizi bilmek ve üstat olmak için, Essenelerin söylediği şey, başkalarında yansıtılmış (ayna olan) modellerin birini veya bir bileşimini görmemizdir. Daha çok gelişen ve daha güç algılanan yedi ayna vardır. ’70 li yıllarda, ilk ayna ile ilgili şeyler işittik, anda olan siz kimsiniz? Kavram şu ki, etrafınızda kızgın ve sahtekâr olan bireyleri bulursanız, onlar size sizin kızgınlığınızı ve sahtekarlığınızı gösteriyorlar. Bazen aynalar uygulanacaktır, bazen uygulanmayacaktır. İlk aynayı keşfettik, ancak görecek başka aynalar var.

Örneğin ikinci ayna, o anda yargıladığımız şeyi yansıtır. Bu çok güçlüdür, fakat çok zor algılanır. Eski Esseneler karşılıklı insan ilişkileri ve bu ilişkilerde duygunun rolünün çok karmaşık bir anlayışına sahiptiler. Son zamanlarda bizim Batı deneyimimizde dikkatle incelediğimiz şey duygunun rolüdür. Simdi, bu metinlere geri dönünce, görüyoruz ki, gücü sağlayan duygudur ve mantık ile birleştirilince, gerçek sihir ve mucizeler meydana gelir.”

12 Ağustos 2006

Kaba Olan Anlayıştan İnce Olana Bir Çizgi Çekmek İsterim.




Merhaba,

Bugünün konusu "Fiziksel olan yani, kaba olandan nasıl ruha yani, inceye gidebiliriz?". Allah önce Ruhu yaratmış, sonra da Kâinatı yaratıp, sırasıyla insan bedenini yaratmış ve içine ruhu üflemiştir. Burada Yaratan ve yaratılan süptil olan yani ince olandır. Önce ince olan yaratılmış sonrasında daha derin bir idrak oluşturabilmek için de dünyayı ve insanın bedenini yaratıp ruhu onun içine üflemiştir. Amaç insana kaba olanı deneyimletmektir. İnsan da bunu çok başarılı bir şekilde gerçekleştirirken, bir an gelmiş ince seviyeye çıkamaz olmuştur. Adeta bedeni içerisinde hapsolunmuştur. Kendine baktığında bir beden ve onun içine hapsedilmiş ruhu vardır. Ruh bu bedeni bir kılıf gibi giyerken asıl amacı olan kaba olanı deneyimlemek dışında başka bir şey yapamaz hale gelmiştir. Bugünkü tüm arayışlarımız ve hatta (din) savaşlarımız o kaba olanı yıkmak ve yeniden o şuur seviyesine çıkabilmek için verilmektedir. Aynen Kurtuluş Savaşında olduğu gibi insanlar bir şeyleri başardıklarında ruhsal olana yeniden tüm uçsuz bucaksızlığıyla ulaşacaklarını düşünmektedirler.

Oysa Ruhsal Olanın bundan haberi yoktur. Sadece deneyimlemeye göndermiş olduğu insan ruhunun kaba seviyelerde hapsolmasına rağmen halen olduğu gibi sevmektedir. O yarattığı çocuğunu sevip gözetmektedir. Aradaki teller zamanla kopmuş, hatlar kesilmiş, ses kısıtlı imkânlarla karşı tarafa ulaşabilmektedir. Ruhsal Olan yaratmış olduğu küçük mavi kopyasının S.O.S. sinyallerini adeta duyamamaktadır. Çünkü insanoğlu karşısına çıkan duvarlara vurup durmakta, bedeninden ruhuna uzanacak bir köprüyü kuramamaktadır. Peki, bu köprü yeniden nasıl kurulabilinir? Teller birbirine nasıl bağlanabilinir?

Bugün din savaşlarına doğru adım adım ilerlemekteyiz. Hepsi de Tanrı sevgisi adına yapılmaktadır. Kimi ateistler ise sadece canlarını korumayı akıl edebilmektedirler. Bilselerdi ki Hallac-ı Mansur "En-el Hak" dediğinde zaten direkt tanrının eliyle öldürülecekti ve bunu da biliyordu acaba bu adamı bu kadar mutlu etmek isterler miydi? Kısa yoldan mutluluğa ve huzura kavuşmuş bir ermiştir Hallac. Siz bir gün kavga edip birisini öldürdüğünüzde o kişinin ruhunun size karşı hınç duyup duymaması aslında basit bir denkleme bağlıdır. O kişinin aydınlanma derecesine. Tanrı'dan gelecek her şey kabulümdür diyen ermiş bunu neden yaptın diye size diş bilemez. Belki İslam intihar komandocıları da bu şekilde düşünüyorlardır ancak aradaki fark onların aydınlanmak (Allah'ın en yüksek katına çıkıp şehit olmak anlamında kullanıyorum burada) için bir katliam yapmalarına gerek olmadığıdır.

Son olaylar öncelikle bir katliam ve savaş suçu karşısında bir tepkidir. Bir tepki ise ancak insanı etki-tepki zincirine götürebilir bunun ötesine değil. Öteye gitmek isterseniz inançlarınızın yanında bugünkü bilimi de kullanarak mantıksal doğruları da kullanabilmeniz gerekir. Mantık eldeki doğru verileri kullandıkça işe yarar. Ve doğru bilgilerde cahil halktan saklanmış gizli kalmış bir avuç insanın refahı için çalışmaktadır. Bilgi akan ırmakta yıkanabilselerdi onlarda kaba şuuru (dışsal anlamı) ince şuur (ruh) ile değiştirebileceklerdi.

Nedir ruh? Bizim sürekli birbirimizi gırtlaklamamızı sağlayan din bilgileri mi yoksa savaş suçlarına, katliamlara TV karşısından seyirci kalıp kolamızı yudumlamak mı? Sanırım ikisi de değil. Biri dinin dar anlamlı kapsamından (yine materyalist oluyor bu da yani kaba) yukarıya çıkamayan ve savaşa karşı savaş diyen şeriatçı kesim (oysa başka şuur yolları da mevcuttur ama cahiliye de bunlar bilinemez, kimseyi suçlamamak lazım. Onlar üniversiteye gidip araştırma yapacak zihne kavuşamamıştır belli ki.) ve materyalist bir yaklaşım olan "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" mantığı. Bunlar ruhun kaba anlayışlarıdır. Oysa şuurumuzun açılabilmesi için bilgiye veya sevgi gönlüne yani açık kalplere ihtiyacımız vardır. Zamanında Gandhi'nin Hindistan'ın işgalini pasif bir direnişle ortadan kaldırması gibi yüksek bir şuur.

Günde 5 vakit namaz kılmak insanı yüksek şuurlu yapar ancak bunu kalbiniz açık bir şekilde günlük hayatınızda da yüksek şuuru tatbik etmeye devam edebiliyorsanız. Bunu yapamayan kesim ise kendi yürek acısını veya başka doyurulmamış arzularına alet edecektir bir savaş katliamını. Yıllardır içinde biriken öfke günde kılınan 5 vakit namazla temizlenememiş beden halen kaba seviyede, duygularda kalmaktadır. Bir katliam gerçekleştirmek mantıklı da değildir tabi ki. Ancak bundan bir çıkarı varsa ve ruhu ince seviyeleri hiç tadamamışsa bunu dener. Bu ne Allah'ın emri ne de peygamberin Kavli'dir. Bu tamamen ruhları beden seviyesine hapis olmuş hınç duyan acı çeken ruhların işidir. Geçmiş hayatlarında ise muhtemelen de böylesi bir katliama kurban gitmişlerdir. Bu sefer bunu gerçekleştirmek için yani karşısındakinin kalbini çıkarıp kanını içmek için ant içmişlerdir. Bunlar incelememiş ruhlardır. Allah onları da korur ve gözetir ama sadece beden seviyesinde. Hapis oldukları hapishaneden çıkmalarına bir türlü izin çıkmaz.

Materyalist dünya insanını ise ele aldığımızda, kendi güvenliği söz konusu olunca ayağa kalkar. Yoksa onu hiç bir kuvvet yerinden kaldıramaz. Terazi çok güzel bir dengededir. Bu çifte standartlı batı dünyasının insanları korkuları gereği bir tepkiyle karşılarlar katliamcıları. Oysa savaş şuçu işlenmesi sadece oradaki ezilen milletin problemidir. Bu da ruhun yine hapsolunduğu bir durumdur bedene. Beden kendi zevkleri için çalışır durur. Para kazanır ve harcar. Zevk için acı çeker. Acı için zevk yaratmaz. Acı duyduğu için gidip başkalarına hizmet etmez. Sadece isyan eder. Birisi size bir şey yaptığında tepki duyarsınız çünkü kabuğunuza (egonuza) değmiştir. Oysa ruhunuza hiç kimse el süremez. Ruhunuz orada o bedende değildir artık. Hapsolunduğu bedenin o kadar kaba seviyelerinde görev yapmaktadır ki sadece alacağı parayı nasıl harcayacağı ve her türlü dünya nimetlerinden nasıl yararlanacağını kurgulayıp ona göre hareket etmektedir. Bir günü geçmez ben şunu nasıl düzeltebilirim diye uğraşmaz, oturur TV koltuğunda savaş ve katliamları izlerken orgazm olur. Bugünün tüketici toplumu işte insanı bu kadar kaba yapmıştır ve beden seviyesinin üzerine çıkabilmesi hiç de mümkün görünmez.

Sonuç olarak rahatlarını kaçırmak isteyen bir kaç terörist onların uçağını kaçırır diye onlara düşman olur. Ama biri gelip ülkesini yıksa, milletini kılıçtan geçirse ya da dünyaya nükleer bomba atılsa olaylar TV koltuğundan seyredilecek kadar cool mudur? Hayat bize TV koltuğundan yaşanacak kadar kolay hale getirilmiştir. Bir eliniz sizi sürekli ağzınızdan besler ve diğeri ise siz istediğinizde orgazm eder. İşte tatlı hayat budur. Para kazanmaktan başka bir sorumluluğumuz olmadığı için o kazandırılan paraların kimlerin cebine ne amaçla kullanılmak için gittiğini sorgulamayız bile. Kaba hayat biz, korku ve ölümle tehdit edilene kadar çok tatlıdır. Yoksa aynı o teröristler kadar hiddetleniriz oturduğumuz elektrikli sandalyeden. Birisi fişi takmıştır ve biz Matrix'i izleyen gerçek Matrix zadeler, oradayızdır ama kaba halimizle. Ruhumuz çalınmıştır. Para ve zevk karşılığında başkalarınca kiralanmıştır. Faizi bu zevk ve mutluluktur. Bedeli sonraki hayatlarımızda ödetilecek kredi kartları gibi devamlı kontör yükleriz ve zevk alamayacak hale gelene kadar (ölene kadar) bu oyunu oynarız TV koltuğundan.

Ne teröristler ne de günümüz maymunu aslında kabalık seviyesinde pek de farklı bir yerde değildir. Zaten benzer benzeri çeker durur. Bu enkarnasyonlar boyunca böyledir. Eğer bu fasit çemberi kırmak istiyorsanız şuur bilgisine ulaşabilmek için biraz çaba gerekir. Bunun da adı farkındalıktır. İdrak tüm kapıları açan anahtardır. Siz ise Allah'ın kaba bir tezahürüsünüz. Bir gün gerçekten O'na layık olmak isterseniz lütfen önce kendinizi arındırmakla başlayın işe. Savaş karşısında hisler duyabilmeniz sadece ve sadece kendi vicdanınıza bağlıdır. Vicdan ise karma bağlarından ayrışarak oluşabilir.

Kur'an okuyabilir veya başka bir öğretinin arkasından gidebilirsiniz ama ancak şeklin ötesini görebilirseniz belki açılacaktır bir gün Cennet'in kapısı ardına kadar da buradaki kaba Oluşu deneyimlemek ve zevk ve acı içinde yüzmek zorunda hissetmezsiniz kendinizi.

İnceye olacak yolculuk konusunda size kendi deneyimlerimi yazmaya bir sonraki yazımda devam edeceğim. Şimdi biraz kabaya inip Oluşu deneyimlemem gerekiyor. Deneyim, ardından farkındalık, size incenin anahtarını verecektir. İnsan olmaktan suçluluk duymayın ve korkmayın. Tanrı öyle istedi ve bunu deneyimlemeyi seçti...